8 Ekim 2011 Cumartesi

10. Bölüm - Kağan'ın Oğlu

 Kağan Oğlu Akay...

 ***

Aqmescit'te bir fakir kadın gözlerini açanda...

Apan, her zamanki gibi tek odalı evin sedirlerinin örtülerini değiştirdi, yastıklarını yıkadı, kılıflarına geçirdi. Yine alnındaki terleri entarisinin eteğiyle sile sile evi temizledi. Sonra güneş yeni tepeye çıkmışken dün dereden getirilen su ile, çamur içinde eve gelen oğlu Tjuna'yı koca bir leğenin içinde çamaşırlarla birlikte yıkadı. Kadın yeni doğurmuş haliyle evinden çıktı, bayağı bir yürüdü. Tam yorulmaya başladığı vakit temizleyeceği ev karşısındaydı. Tjuna'nın evde olması, yeni çocuk Saktan'ın derdinden kurtarıyordu en azından. Her gün Tjuna eve geldiğinde bu eve gelir temizlerdi. Evin çok işi yoktu, sahipleri hoşgörülü ve iyi insanlardı ama verdikleri para yok denecek kadar azdı. Neyse, aynı yolu bu sefer yorgun geri dönüyordu yine. Ve yine evine yeni dönen Tatar çocukları kıyafetleriyle dalga geçiyordu. Kalitesiz, ağarmış kumaşların birbirine dikilmesiyle oluşmuş bir paçavradan başka bir şey değildi giydiği. Ayağına geçirdiği ayakkabıların burnu yamuk yamuktu ve üzeri deliklerle doluydu. Saçları pis ve taranmamıştı, eh yüzü temiz bile olsa pek güzel sayılmazdı. Yürüyüşü de onun bu halini yalancı çıkarmıyordu.

Evin yarısına yakını kırık kapısını ittirerek açtı. Burnuna gelen berbat kokuya alışmıştı. Bir kaç teli kopuk bir kopuz, Apan'ın eri Dünhan'ın elinde eski efsanelere tekrar hayat veriyordu. Hayatında bu tek odalı ev, beş çocuğu, kopuzu ve karısından başka hiçbir şeyi olmayan adam, kopuzu bile güzel çalamıyordu. Ama çocukları başında yere oturmuş dikkatle dinliyorlardı babalarını. Pencerelerden birinin önündeki -ki pencereden çok delik denebilirdi- yadigar sallanan sandalyenin başında -bu evdeki en pahalı şey en fazla bir altın tutabilecek bu sandalyeydi- Dünhan'ın annesi Tanthan sallanıyordu. Hiçbir engel bulunmayan pencerelerden içeriye rüzgarlar girene dek devam etti bu durum. O zaman, hem yırtık pırtık hem de ince olduklarından beş altı tanesinin altına girilirse ancak sıcak tutabilen battaniyelerin altına girdi bütün aile. Yaşlı kadın da onlardan iki battaniye daha fazla sarınarak sedirin üstüne yattı. Tanthan çok hastaydı, gece boyu öksürükleriyle aileyi uyutmazdı. Yatmadan evvel öncekilerden daha kötü öksürüyordu, gerçi her geçen gün daha kötü öksürüyordu zaten.

Bu gece berbat bir öksürük sandıkları, yeri göğü inleten bir ses geldi. Aradaki boru sesleri duyulmasa, sedirinde horul horul uyumakta olan babaaneden geldiğini sanacaklardı. Babaannenin de uyanmasıyla dışarıya bakan meraklı gözlerle neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. O kadar insanın olduğu yere çıkacak giysileri yoktu ki gidip baksınlar! İri bir atın zar zor taşıdığı, güölü kuvvetli bir adamın sesini duyabiliyorlardı sadece:

"Ben, Tatar Orduları Komutanı Atakan, size müjdeyle geldim, kutla geldim!"

Demek şu efsanevi gücün sahibi Atakan buydu. Ateşler içindeki siluetiyle gerçekten de efsanevi duruyordu.

"Tanrı şahidim olsun..." adam atından hızla inip eline toprak alıp rüzgara savurarak devam etti. "...şu kutlu toprak doğru olduğumu ispatlasın ki ulular ulusu Tatar Hanı Tolga Giray'ın bir oğlu olmuştur!"

Bini aşkın siluetin ellerini havaya kaldırarak haykırmaları yeri göğü inletecek cinstendi.

"Tanrı şahidim olsun öyle bir çocuktur ki bu daha bebek kundağında ama kolunun kuvveti, bileğinin gücü yerinde."

Atakan'ın yanında pek çelimsiz kalan, Börük'ün müritlerinden biri ellerini havaya kaldırığ öyle bri haykırdı ki, Atakan'dan bu kadar ses çıkmamıştı.

"Tanrı onu nice atlara bindirsin, nice yiğitleri yendirsin, herşeyden önce, halkına anasına atasına bağışlasın!"

Ordular geldikleri gürültünün yarısından azını çıkartarak şehirden ayrılıp doğuya doğru yönlendiler. Herkes toya gitmeye hazırlanırken çocuklar gidemeyecek olmanın üzüntüsünü yaşıyorlardı. Yaşlı kadın yerinden doğruldu.

"Hanımızın oğlu olmuş toyuna gitmemek olmaz!"

"Ama..." söylenecek söz yoktu.

***

Bahçesaray'da ateşler yananda...

Börük Ata, diğerleriyle eşit seviyede bir yastığın üzerine oturmuş, büyük odanın baş ucunda koca ateşin hemen önünde oturuyordu. Yaşlı şaman'ın hareketleriyle ateş de hareket ediyordu sanki. Müritler delicesine ellerini yere vuruyordu kimi zaman, kimi zaman da ağızlarından çıkan ufak seslerle ilahilere eşlik ediyorlardı. Kopuzlar bir anlık durduğunda müritler dış dünyadan iç dünyaya yaptıkları yolculuğa ara verdiler.

"Kopuz çalındı, ilahi söylendi. İmdi dua vaktidir."

İki yüzü aşkın Tatar, bir sağa bir sola sallanarak dualarına başladılar. Son zamanlarda nehrin mecburen açılması sırasında, Tanrı'nın sudaki gözcüsü yüzlerce Tatar'ı öldürmüştü. Tanrı'nın en azından bir müddet akan kanları durdurması gerekli ve doğru bir istekti. Dualar okundu, yerlere vurmanın nizamlı sesleri vukû buldu. İçeriye bir oğlan, "Börük Ata! Börük Ata!" diye dalıp, Han'ın oğlunun haberini verince oluşan görüntü görülemye değerdi.

"Uçuyoruz ey Tanrım!" diye bağırdı müritler. Önce Börük Ata, ardında beyazlara bürünmüş müritleri ellerinde meşalelerle Tanrı Dağı'nın tepesine koşmaya başladılar. Evlerinden dışarıya haberi almış mutlu yüzler bakıyordu. Gecenin karanlığı aydınlatan meşaleler saraya vardığında neşe ile daha bir kutlu, daha bir mutlu gözüken sarayın kapıları ardına dek açıktı. Devlet erkanı, Kağan ile yanında oturup çocuğunu elinde tutan Aybahar Hatun'un başına toplanmış, kimisi tamamen gönülden kimisi de rütbe isteğiyle tebriklerini defalarca bildiriyorlardı. Nasıl insanlar olurlarsa olsun, hele de yaşlı bir şaman ve müritleri geldiğinde yol vermeyecek kadar aptal değillerdi.

Börük Ata, taht odasına girdiğinde Aybahar Hatun, Tolga Giray Kağan'ın yardımıyla ayağa kalktı, elinde oğluyla Börük Ata'nın karşısına dikildi. Börük Ata o vakit, çocuğa vereceği ismi buldu, ve ömrü boyunca defalarca kez yapacağı yiğitlikleri beklemeye gerek kalmadan, ismini hemen vermeyi düşündü. Tolga Giray Kağan bu sefer buyurmadı, sadece konuştu.

"Atama sen isim verdin, babama sen isim verdin, bana sen isim verdin. İstediğim şudur ki oğluma da sen isim veresin."

Börük Ata, bebeği yavaşça eline aldı ve havaya kaldırdı. O an, bütün dünya için bir anlığına zaman durdu, Sürgünler Medeniyeti'nin sularındaki balıklar ismin verilmesini bekledi, İlyth ormanlarındaki ayılar, ismin verilmesini bekledi. Atakan ve adamları bile tam o anda akşam dualarını ediyorlardı. Akıllarından kuzeyde geçen büyük savaş bile çıkmıştı. Atakan ilk defa, ellerinde tüfekleri olan bu askerlere hükmediyordu.


"Doğru dersin, atana ben isim verdim, babana ben isim verdim, sana ben isim verdim. Tanrı şahidim olsun ki, oğlun erkek gibi bir erkek olacak, Batı'dan Doğu'ya ondan yiğidi olmayacak, senden daha bilge, Atakan'dan daha güçlü, Aybahar'dan daha güzel yüzlü olacak. Tanrı da kabul eder, onay verirse senin oğlun Akay olacaktır. Akay Giray Şad'ımızı selamlayın."

Müritler, Kağan ve hatta Börük Ata, başlarını eğip Akay'ı selamladılar.

***

Bahçesaray'da toy meydanı kurulanda...

Müritler toya katılmamış, dua ediyorlardı. Uzun masalarda yemekler bitmeye yakınken Börük Ata'nın masanın bir ucundan gözükmesi toyun başlayacağı kanaatindeydi. İki masa arasındaki boşluktan yürüyüp giderken halk onu neredeyse alkışlayacaktı. Yavaş adımlarla gidiyor, özellikle çocukların yüzlerine teker teker bakıyor, sanki birini arıyordu. Yeni çadırından gelmiş olması, gleecekle ilgili bir bilgi öğrenmiş olabileceğinin göstergesiydi. Belki de, aradığının bununla bir alakası vardı.

Uzun uzun masaların başında dolandıktan sonra bir anneni kucağındaki bebek kızın saçını okşayıp, anneyle göz göze geldikten sonra düşünceli düşünceli toy meydanına yürümeye başladı. Göz göze geldiği anne Apan'dan, kız çocuğu da Saktan'dan başkası değildi. Anne, göz göze geldikten sonra toy meydanındaki toplanmaya kadar ne kadar yemek yiyebileceğini hesaplamaya koyuldu.

Toy meydanından yükselen ateşler arşa kadar varıyorlardı sanki. Kimsenin dikkatini çekmeyen, ama Börük Ata'nın aralıklarla gözüne takılan Kehanet Ateşi de yükseliyordu. Ama ateşlerin en parlak olduğu, en çok yükseldiği an, oldu ve bitti.

Börük Ata, Şad'ı havaya kaldırdı. O an, Aybahar Hatun'un gözyaşının yere düştüğü o an, sanki ateş yerden göğe değil gökten yere uzanıyor gibiydi. Şad'ın ismi haykırıldığında, sanki Gök Tanrı bile kutluyordu bu ismi. Börük Ata'dan başka kimse sanki kendisini kontrol edemiyordu, hepsi coşkulu, hepsi heyecanlı, hepsi mutluydu. Tanrı Dağı'na güzel bir karmaşa hakimdi sanki. Bu karmaşanın içinde, serin esen rüzgarla Aybahar Hatun'un saçının bir teli uçuverdi, havada süzüle süzüle ateş gibi kırmızı saç teli, hiçbir şeyden habersiz annesinin kucağında yatan Saktan'ın yere sarkan, hareketsiz avcunun içine konuverdi...

_________________________________
  1. Araştırma: Tapınaklar                         -2 Gelişim   -2 Üretim
  2. Araştırma: Sırlar Öğretisi                    -6 Gelişim   -6 Üretim  -2 Askeri
  3. Araştırma: Barut                                -4 Gelişim    -4 Üretim  -4 Askeri
  4. Araştırma: Savaş Gemileri                                     -6 Üretim -7 Askeri
  5. Araştırma: Teoloji                               -5 Gelişim  -5 Üretim   -2 Askeri
  6. Araştırma: Yüce Emirler                     -6 Gelişim   -6 Üretim  -6 Askeri
  7. 3x Kaynak Keşfi  (Börük Ata)                              -3 Üretim
  8. Üretim: 65 Büyücü  (Kumandan Atakan)                                -7 Askeri
  9. 5x Populasyon Artırmak                     -5 Gelişim
  10. Üretim: 130 Silahşör (Kumandan Atakan)                              -16 Askeri


Dilek: Tanrının Bizi Yaratıktan Koruması
Büyü: Hiçin Kullanımı

NÜFUS DAĞILIMI

Bahçasaray +750
Aqyar +500
Aqmescit +500
Ötegen +500
Canköy +250

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder