Dört büyük Şaman Atası...
Vakit Akay'ın 11. yılına gelende...
İçinde kimsenin yaşamadığı, kırık dökük harabe gibi bir evdi burası. Büyük odanın en karanlık noktasında, belli belirsiz cüppelere sarınmış bir kadın silueti duruyordu. Odanın bir diğer -ötekine nispeten aydınlık- köşesinde de kısa boylu, yine cüppeli bir adam boyunu uzun göstermek istercesine dimdik duruyordu. Harabe odanın tek girişinden tok bir ses geldi ve bastonuna dayanarak yaşlı, uzun beyaz sakalları olan bir adam içeri girdi.
"Kok Tug nerede?"
Diğerleri gelmediğini belirtmeye çalışırken odanın boş kalan köşesinde soluk mavi bir ışık belirdi. Işık bir süre titrekti, ama sonra hatları belli bir kapıya dönüşmüştü sanki. Çok çok uzaklara açılan bir kapıya. İçeriye diğerlerinden çok daha yaşlı, ama daha genç gözüken şaman girdi. Saçları kır, bakışları derin olmasa gencecik bir adamdı bu. Ama yaşadığı zaman boyunca onlarca kahraman yetiştirmiş, yüzlerce bebeğin yaşlanıp ölüşünü görmüştü. Kapıdan yavaş yavaş yürüyerek gelen şaman, Oğuz Kağan gibi nicelerini yetiştirmiş Kok Tug Kam'dan başkası değildi. E isminin telaffuzunun zor olduğunu o da kabul ediyordu. Ama bu ismin kullanımı konusunda ısrarcıydı. Zamanın dağlarına tırmanmış, savaşlar denizinden geçmiş, bilgelikleri göğe ulaşmış dört büyük şaman atası Aqmescit'teki bu harabe evde toplanmıştı bu sefer, son efsanede kendilerine verilen görevi yerine getirmek için.
Hansaray'da Börük Ata konuştu, bakalım ne söyledi...
Akay Şad, daha 11 yaşındaydı ama at biniyor, yay geriyor, avlanıyordu. Atakan ve birkaç çerisi ile birlikte kuzeydeki ormanlarda aslan, ayı, köpek avlıyordu. Apakay adındaki dişi, bozkır rengi atıyla Aqyar'dan Canköy'e gidiyordu. Ele avuca sığmaz, sarayda az gün geçirir olmuştu. Bugün de o nadir günlerden biriydi. Atakan ile birlikte lale bahçelerinde yürüyorlardı. Saray penceresinde Börük Ata ve Tolga Giray, şadı izliyordu.
"Aynı sen gibi, yedi yaşında savaşa gitmek istemiştin, durduramadık gittin. Tanrı korumuş ki baban seni asker kılığında bile olsan tanımış da otağına taşıtmış. Savaş çıksa gidecek."
Tolga, yanıt vermek yerine vermemeyi tercih etti. Börük Ata konuşmuş, doğruyu demişti. Ona da yine sarayda kalmaktan sıkılıp Atakan ile at binip doğuya doğru yarışan oğlunu izlemek kalmıştı. Eli yavaşça kılıcına kayınca aklını kurcalayanı dışarı vurmaya karar verdi.
"Aqyar'a zulmeden yaratık ne olacak Börük Atam?"
"Tanrı bilir Tolga, Tanrı bilir..." Börük Ata bunu söylerken, sanki aklında bir şeyler vardı. Güneşin kaybolup gitmesiyle Börük Ata da yok olmuştu sanki.
Garbdaki ormana yaşlı şaman gelende...
Aqmescit'teki toplantıdan dört gün geçmişti. Kok Tug, yine bilinmedik işlerine dalmıştı dört gün boyunca. Şimdi de o işlerden birinin üzerindeydi, belki de en önemlilerinde.
En son nehri geçip Aqyar'a gitmişti. Yaratığın gücünü yıkımından anladıktan sonra şaşırmamıştı nedense. Sanki yaratığı daha önce görmüştü, hatta daha kötüsünü bile görmüş olabilirdi. Yaratıktan en azından bir müddet Aqyar'ı koruyabilmek için cebinden çıkardığı safir kristali nehir kıyısındaki mağaralardan birine bıraktı. Mağaranın taş duvarları birden çöktü ve şamanın hareketleriyle küçük parlak safir kristal denize karışıp gitti.
Şimdi daha da batıya gidiyordu, önceden yılkıların hükmettiği büyük ormandan kalan parçalar, dört bir yana dağılmıştı. Ötegen'de ve Aqyar'ın batısında ormanlar vardı. Onun işi, batıda olanlaydı.
Yaşlı şaman güneşin batarken çıkardığı kızıllıkla efsanevi görünürken yere çöktü, yanıbaşında hiç kıpırdamadan duran kurdun elinyle elini buluşturdu. Kurt da en az Kok Tug kadar heybetliydi. Gözlerinde bilgeliğin parıltısı vardı. Ağaçların yanına yaklaştı, sanki ağaçlarla konuşuyormuş gibi uludu. Birden içeriye dalıverdi.
Ruhlar meydana toplananda...
Ormanın içinde, her boşlukta bir iz araya araya ilerliyorlardı. Tabi kurt bunu koklayarak yapıyordu, şamansa hissederek. Ara ara durup ağaçlardan yolu tarif etmelerini istiyorlardı. Anlatmak istemeyenler bile vardı. Ama hislerine güvenmedikleri zaman ağaçların söylediklerini takip etmek daha iyiydi. Güneş çoktan batmış, ay yükseliyordu.
"Bir şey mi gördün Çine?"
Kurt, gözleri parlayarak bir notkaya doğru bakıyor, ses çıkarta çıkarta kokluyordu. Bir hırıltıyla ağaçların arasına dalıverdi, şaman da arkasından. Yaprakları uçura uçura girdikleri bu yer, nehrin aktığı bir açıklıktan ibaret değildi elbette. Orman garipti, ama ormandan ziyade nehir garipti. Sanki orada nehir yokmuş gibiydi. Şaman, eliyle kurdun başını okşaya okşaya yürüdü nehrin kıyısına. Elini kurdun başından çekip suya daldırdı ve avucuna aldığı suyun ayışığıyla yaptığı yansımada sanki birini görür gibi şu eski eserin beyitlerini tekrarladı.
Nerede yılkının dolaştığı orman?
Nerede yılkıya binen kahraman?
Sadece geçmişte bir hatıra mı,
Güçlü yılkı ve yiğit kahraman?
...
Günü gelince geri dönmenin;
Gelecek mi yılkı ile kahraman?
Bir yiğit atına binende...
Bozkırın meydanında, iki yüz başlık çadırların kurulduğu bir yerde, at pisliği kokusu altında yüz doksan beş savaşçı... Kağan'ın en yiğit savaşçıları, en iyi binicileri ve en iyi komutanı Bogukay...
Gözleri epey çekik olan Bogukay, siyah uzun saçlı, bıyıklı, sakalsız, kısa boylu bir yiğitti. Atını topuğuyla sürer, erine de topuğuyla sürdürürdü. İki yüz adam, Kağan'ın buyruğuyla bozkırın ortasında şehir kurmakla görevlendirilmişler.
Bozkırın tam ortasına geldiklerinde, Bogukay yine atını en önde sürüyordu. Kahverengi atın üstünde koşarken, ot bitmez ağaç yetişmez bozkırın ortasında bir ovada bembeyaz, dişi bir yılkı gördüğünü sandı. Elbette orada bir yılkı yoktu, yüzlerce yıl hiç yılkı görünmemişti. Ama bu, Gök Tanrı'nın bir işareti olmalıydı.
"At sür!"
Bu emirle Tatarkay'lar Bogukay'ı takip etmeye başladılar. Ovaya yaklaşırken Bogukay, yılkıyı gördüğü yeri unutmamaya çalışıyordu. Nitekim bu çabasında haklıydı. Yılkının durduğu yerde bir parça ot, ortasında bir lale, hem de bozkırın ortasında. Laleye basılmamasına dikkat ederek mızrağını çıkardı, toprağa sapladı. Yılkı görmesine itafen de şehrin adını At-il koydurdu.
Sarayda şiirler okunanda, şarkılar söylenende...
Kopuz sesleri, Börük Ata'nın şehri terkettiği gün Hansaray'da yükseliyordu. Vakit geçmiş toplantının son anlarına yaklaşılmış. Oradaki bir ozandan da eski eserlerden birinin beyitlerini söylemesini istemişler.
Nerede yılkının dolaştığı orman?
Nerede yılkıya binen kahraman?
Sadece geçmişte bir hatıra mı,
Güçlü yılkı ile yiğit kahraman?
Birlikte ne güzel gezerlerdi,
Ne muhteşemdi engin orman.
Hani, nerede o güzellik?
Gelmedi mi hala zaman?
Zaman gelince bir gün,
Yılkıyı görecek bir an.
Günü gelince geri dönmenin,
Gelecek mi yılkı ile kahraman?
O vakit bilemediler ama ozanın ne ozan, beyitlerin ne beyit olacağını anlayacaklardı.
Yüzümüzü Akay Şad'a dönende...
On yedi yaşına gelen Akay ile Apakay, fırtına gibi geçtiler bozkırdan güneye. Öyle hızlıydılar ki, tozlar metrelerce geriden kalkıyordu. Yerdeki tek tük çöl bitkileri, Akay Şad yanından geçende eğiliyordu. Hava bile yol veriyordu çocuk Şad'a.
Onları bozkırda kimse görmedi, ama görse de niye bu kadar hızlı olduklarını anlayamazlardı. Akay Şad, gece vakti bir tepede dolunayın önünde uluyan bir kurt görmüştü. Kurt, Akay'ın onu takip etmesini ister gibi o yanına gelene kadar hareket etmemiş, başını okşayınca koşmaya başlamıştı. Şimdiyse onu bozkırın ortasından geçirip cennet gibi bir yere getirmişti. O an orada olan dişi kurt ile Akay'ı getiren erkek kurt orayı terkederken Akay Şad'ın yanıbaşında düşüp, onun kollarına kendini bırakan, dişi kurdu izleyerek buraya gelen Saktan'dan başkası değildi.
Birbirimizi bir daha görünceye dek, kendimizden vazgeçmeye and olsun mu Sevgili?
Olsun. Görene kadar ben ben değilim, sen sen değilsin.
Kız, daha Akay'ın şad olduğunu, hatta ismini bile bilmiyordu!
Deniz kıyısındaki bu yer, Saktan ile Akay'ın aşkının ilk sahnesiydi. Ne mümkündü ki o günden sonra Akay ne kadar aradıysa kendini Gündoğdu diye tanıtan Saktan'ı bulamadı.
Sen görmedikçe katiyen,
Ben olamam bir daha ben.
Neredesin ey güzel sen?
Ad bıraktım, sen yüzünden.
Öyle de yaptı, onu gördüğü bu yere kurulan şehre Akayiye ismini verdi. Kendiyse bundan sonra Aşkî olarak anılacaktı. Aşkî Şad'a kut ola!
Börük Ata, Ateş'in yanına bir kez daha varanda...
Yaşlı Şaman, Bahçasaray'ı şiir gecesi terk etti. Gittiği yer Kehanet Ateşi'nden başka bir yer değildi. Ateş bu sefer garip bir işaretle, gök mavisi yanarak onu çağırıyordu yanına. Bir kez daha kader ağlarını örüyordu.
Şaman, mağaralardan geçerken garip bir biçimde bütün ruhlar oraya toplanmıştı. Davul sesleri yankılanıyordu mağarada ve seslerle ritim tutarak secdeye varıyordu ruhlar. Mağaranın duvarlarındaki meşaleler, Kehanet Ateşi'nin olduğu yöne çekilerek bir sönüp bir yanıyorlardı. Kehanet Ateşi, hiç olmadığı kadar parlak ve maviydi.
Börük Ata, ateşin içinde kıpırdaşan açık mavi bir ışık gördüğünü sanıp elini uzattı. Masmavi ateş, onun elini yakmadı hatta daha çok yükseldi ateşler. Elini ateşten geri çektiğinde avucunda küçük parlak safir bir kristal duruyordu.
________________________
- Araştırma: Boyutlar -6 Gelişim -6 Üretim -6 Askeri
- İnşaat: Tapınak (Bahçasaray) -10 Gelişim -10 Üretim
- İnşaat: Büyü Okulu (Bahçasaray) -10 Gelişim -10 Üretim
- 2x Kaynak Keşfi (Börük Ata) -2 Üretim
- Araştırma: Zırhlı Birlikler -6 Gelişim -7 Üretim -9 Askeri
- Asker Üretimi: 195 Tatarkay (Tank) (Atakan) -27 Askeri
- Populasyon Artırmak (3000) -6 Gelişim
- 2x Şehir Kurmak -2 Gelişim -8 Üretim
- Lider Üretimi: Bogukay (Taktikçi)
Dilek: Kutsallık Araştırmasında Ucuzluk
Büyü: Doğanın Lütfu
Büyü: Yaratıcıyı Oynamak (Yılkı)
Büyü Denemesi: Suya Hüküm
NÜFUS DAĞITIMI
Bahçasaray +500
Aqyar +350
Aqmescit +400
Ötegen +400
Canköy +450
Akayiye +400
Atil +300
(5 popülasyonu yakıyorum gerek duymadığımdan)
ASKER DAĞITIMI
Bahçesaray 200 Savaşçı 150 Mızraklı 100 Ciritçi 130 Silahşör 195 Tapıcı 65 Büyücü
Aqyar 200 Savaşçı 50 Mızraklı 50 Sapancı 50 Ciritçi
Aqmescit 100 Mızraklı 50 Sapancı 50 Ciritçi
Ötegen 150 Mızraklı 150 Sapancı 150 Ciritçi
Canköy 100 Savaşçı 100 Mızraklı 100 Sapancı 100 Ciritçi
Akayiye 300 Savaşçı 100 Mızraklı
Atil 195 Tatarkay
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder