23 Ekim 2011 Pazar

12. Bölüm - Kayıp Kılıç



Kayıp Kılıç...

Aşkî, on bir kişilik muhafız birliğiyle Aqyar'ın normale göre daha hızlı akan suyundan batı yakaya geçti. Sanki su, onların geldiğini hissetmiş de birşeyler anlatmaya çalışıyormuş gibiydi. Ötüken Ana'nın dili; sular, topraklar, ağaçlar ve hayvanlardı. Yeryüzündeki her şey ondan gelmişti. Yeryüzünde olacakların ve olmuşun bilgisi, Gök Tanrı tarafından onunla paylaşılmıştı.

Aşkî, nedense bunu pek hayra yormadı, su kıyısında pek kalmaya niyetli değildi zaten, kamp kurma fikrinden vazgeçip batıya gitmeye karar verdi. Matarasını suya daldırdıktan sonra muhafızlarıyla birlikte ilerleyebilirdi. Ama daha matarayı yeni daldırmıştı ki, suların derinliklerinden gelen uyarı geri çekilmesine neden olmuştu: "Daha değil!"

Ve garip bir şekilde kınına sıkı sıkıya bağlanmış kılıç, yerinden kayıp suyun derinliklerinde kaybolmuştu.


Yüzümüzü Gündoğdu'ya dönende...

Gündoğdu'nun önce büyükannesini, sonra annesini ve babasını kaybetmesiyle ne kadar asi bir kız olduğunu tahmin etmek hiç zor değil. Atını bir ilden bir ile sürer, ama pek arkadaşı olmazdı. Batı'daki ormanın da batısında, Arasan'ı koruyan okçuların komutanı Mete, belki de tek arkadaşıydı. Kendisi bunu bilmese ve farketmese de Mete, Gündoğdu'nun aşkıyla yanıp tutuşuyordu.

Lakin Gündoğdu'nun bu asiliğinin, bu hırçınlığının sonuna gelinmişti artık. Mete'yi ziyarete giderken, her seferinde içinden geçtiği, geyikleriyle oyunlar oynadığı ormanda karşısında güzeller güzeli bir yılkı görünce bayılıp yere yığıldı. Bir daha uyandığında, o Gündoğdu değil, bembeyaz giysiler içinde Yılkı Kraliçesi'nin nedimelerinden biriydi, en özeli, en güzeli ve tek insan olanı...


Mete, Saktan ve Akay...

Mete, Arasan'daki karargahında Gündoğdu'nun neden hala gelmediğinin merakı içerisindeydi. Günler geçti, ayı buldu ama haftalarca önce gelmesi gereken Gündoğdu ortalıklarda yoktu. Son zamanlarda askerleriyle birlikte yürüyüşlere çıkmadığından dolayı canı daha da sıkılıyordu. Bu yüzden askerleriyle ormana gitmeyi düşündü, ama elbette 300 kişilik bir orduyla ormanı işgal etmeye kalkacak değildi, en iyi on bir adamını yanına aldı ve Arasan halkının tezahüratlarıyla şehri terketti.

Gündoğdu, hâlinden gayet memnundu ama adını bile bilmediği adama her gün artarak duyduğu aşk, içini kemiriyordu. Hatta Yılkı Kraliçesi'nin muazzam güzellikteki bedeninin yaydığı mutluluk bile onu tam anlamıyla mutlu edemiyordu. Belki de aşk, sevgilinin dudaklarından içilen bir yudum şarabı dünyalara değişmemekti. Peki ya aşk, bir anlığına gördüğün, hissettiğin birine nasıl duyulabilirdi? Belki de aşk, şu taşın altında, şu taşın zirvesinde maşuğu aramaktı. Bu, Gök Tanrı'ya aşık olan şamandan, Akay'a aşık olan Saktan'a, Saktan'a aşık olan Akay'a kadar böyleydi. Aynı zamanda bu, Mete'nin Saktan'a duyduğu aşk için de geçerliydi.

Aşkî, ormanın içinde ilerlerken Gündoğdu'yu gördüğüne emindi. Bembeyaz kıyafetler içinde koşturup gözden kaybolan Gündoğdu'nun peşine düşmemek gibi bir şansı yoktu aşığın. Belki de aşk, yakalamak istemeden kovalamaktır. O sırada bir diğer aşık, Mete de Saktanı'nı görmüş, peşinden koşturuyordu. bir şelalenin küçük bir göl yaratıp sonra da yoluna devam ettiği bir yere vardı Aşkî. Mete de Saktan'nın izini kaybetmişti, Aşkî de. Mete ağaçların arkasında Aşkî'yi izler ve ne yaptığını anlamaya çalışırken, Aşkî, sevdiğinin sesini gölün içinden gelir gibi duyup beline kadar suya girdi. Daha sonra da şelalenin suları arasında, ellerinde muhteşem bir parlaklıkta kılıçla çıkageldi. Sanki su taneleri kılıca ulaşmak istermişçesine sıçrıyorlardı.

Gündoğdu, birşeylerden kaçarmışçasına, arkasına bakarak ormanın içinden fırlayıverdi ve sol elinde kılıcı tutan Aşkî'nin kollarında buldu kendini, farketmeden. Mete, yabancının Saktan'a kötü birşey yapabileceğine karar verip Yayı gergin bekliyordu. Ama Saktan'ın adamı farkedip daha sıkı sarılması, adamın da kılıcını yere bırakıp Saktan'ı sarması, aşkının karşılıksız olduğunun bir göstergesiydi. En çok o an adamı öldürmek istedi, ama Saktan'a bunu yapmayacaktı elbette. Bembeyaz Apakay'ı gören Saktan, onun bir yılkı olduğuna kanaat getirirken Mete, aşıkları orada bırakıp kaçıyordu. Öyle bir kaçıştı ki bu, ormandan çıkarken adamlarına rastladığı anda rüyadan uyanıp aşkından tamamen vazgeçmesine neden oldu. Ne kadar da aptaldı, o yabancı, Kağan'ın oğlu Akay'dan başkası değildi!


Eğer maşuktan sevgi olmaz ise aşığa,
Aşığın muhabbeti kavuşturmaz maşuğa.

(Aslen Alâüddin-i Attar'a ait bir beyit idir.)


Ataların Buluşması...

Börük -ondan kat kat daha Ata olan biriyle karşılaştığı için bu bölümlük ona Ata diyerek Kok Tug Kam'a hakaret etmek istemem- kaç gündür bu ormanın içinde olduğunu merak ediyordu. Ne güneş doğuyordu, ne ay görünüyordu, ne yıldızlar, ne bulutlar. Zamanın olmadığı bir alemde, kendini gençleşmiş hissetmesi onu kuşkulandırıyordu. Çünkü Gök Tanrı'ya gittiğinden beri bu kadar büyük bir gücü hissetmemişti. Bu güç, yaşlı bir bedenden yayılıyor olmalıydı ve Gök Tanrı'nın sonsuz gücü bir bedenle sınırlanamayacak kadar büyüktü. Geriye kalan tek ihtimal, Börük'ün ayaklarının titremesine neden oluyordu.

"Börük!"

Bu sesi tanıyabilmesi bir mucizeden öteydi. Yüzlerce yıl önce, daha çocukken bir anlığına duyduğu sesti bu ve o zaman da ona "Börük" diyerek adını koymuştu. Apar topar kendine çeki düzen vermeye çalışıp diz çöktü. İçine diz çökmemesi gerektiği doğarken ses bunu doğruluyordu. Ama anlayamıyordu.

"Kalk ayağa!"

Karşısında beliren Kok Tug Kam'dan daha uzun olmasına şaşarak konuşuyordu:

"Neden?"

Kok Tug Kam, asasına dayanarak konuştu:

"Şu an için en uygunu ikimizin de ayakta kalması. Beni hep gelmiş geçmiş en büyük şaman olarak bildin. Doğru, öyleyim. Daha doğrusu, öyleydim. Sen, Börük, bu bitmeyen hikayeler sürerken öyle büyük bir şaman olacaksın ki, her şey bittiğinde Gök Tanrı'nın tahtının yanında sen dikeleceksin, ben ve diğer şaman ataları karşında secde edeceğiz. Ben nice yiğitler yetiştirdim. Ama benim için ne talihsizlik, senin için büyük şans ve dünya için ne doğru ki en büyük yiğidi sen yetiştireceksin. Bu yiğit, Kağan oğlu Akay'dan başkası değildir. Yılkılar geri döndü, vazgeçip gittikleri sonsuz yolculuk sona erdi. Sadece Akay için yaptılar bunu, yılkı kraliçesinden de hızlı Apakay'ı onun için yolladılar. Ama daha çok genç, çok zayıf. Şimdi yürürse düşmana, geri dönemez..."

Börük, biraz sabırsızlık, biraz da farkındalıkla sözünü kesti yaşlı şamanın.

"Emin olabilirsiniz, böyle mukaddes bir görevim olmasa dahi onun haybeye ölmesine izin vermezdim."

Kok Tug Kam, belki sözünün kesilmesine kızgınlıkla, belki de görevinin bitmesiyle kayboldu ortadan. O zaman Börük, her yolun sona erdiği yerde, Gök Tanrı'nın karşısında diz çökerken buldu kendini.

"Kam doğru dedi, doğru dedi de bir yanlışı var. Akay pek yiğit olacak, yiğitlikte Tatar yurdunun batısındaki bir yiğitle yarışacak ama ne olursa olsun, o dünyaya senden de Akay'dan da büyük birini yolladım. Ve her şey bittiğinde sen benim solumda, o kişi benim sağımda oturacak. Onun başında yeryüzünün tacı, senin başında gökyüzünün tacı olacak. O kişiyi öyle yarattım ki onu eğiten, büyüten, her durumda yardımına koşan sensin ama o şimdiden senden daha bilge, daha güçlü. Kim olduğunu belki anladın, belki anlamadın ama bahsettiğim kişi, atalarının hepsinin gözündeki ateşten daha parlak bir ateşe sahip Tolga Giray'dan başkası değil!"

Börük, en ufak bir hayal kırıklığı duyduysa yeraltındaki zindanlarda yanayım. O zaten Gök Tanrı'ya ulaşmış bir şamandı, tek dileyebileceği buydu.


Yüzümüzü yaşayanların en muhteşemine çevirende...

Gök Tanrı tarafından yaşayanların en muhteşemi olduğu müjde edilmiş, ancak bundan uzun bir süre daha haberi olmayacak Tolga Giray, sarayında Serbest Adalar Birliği'nin elçilerini kabul ediyordu.

"Hükümdarımız, sizin sınırlarınız içinde ortak bir şehir kurmak ve bu şehirde yaşacak bin insan bulacaktır."

Serbest Adalar Birliği'nin bu teklifi, Tolga Giray'ın bilgelikle çizgilenmiş alnının bir anlığına genişlemesine neden oldu. Doğru düşünüp, doğru karar vermeliydi.

"Hükümdarınıza söyleyin, bize ve tabi ki dostlarımıza yarar sağlayacak her türlü anlaşmaya açığızdır. İsteğiniz kabulümdür ve iki halk arasında daha yakın dostlukların gerçekleşmesi temennimdir. Çekilebilirsiniz..."



___________________________
  1. Araştırma: Kutsallık                                  -8 Gelişim  -8 Üretim  -4 Askeri
  2. Araştırma: Bilimsel Metod                        -14 Gelişim -14 Üretim
  3. 3x Kaynak Keşfi (Börük Ata GE)                                -3 Üretim
  4. 3x Şehir Kurmak                                       -3 Gelişim  -14 Üretim
  5. 11x Populasyon Artırmak (Aycan Hatun)   -11 Gelişim
  6. Asker Üretimi: 5(500)x Uzun Yaylı                                                        -15 Askeri
  7. Lider Üretimi: Mete (OK)
Dilek: Yüksek Bilgelik Araştırmasında Ucuzluk
Dilek: Büyü Denemesi İçin Başarı Şansı
Büyü: Doğal Kalkan (Aqyar'ın Sadece Deniz Yüzü)
Büyü Denemesi: Görünmez Duvarlar



POPULASYON DAĞITIMI

Bahcasaray +1300
Aqyar +800
Aqmescit +700
Ötegen +700
Canköy +700
Akayiye +700
Atil +750
Bozyurt +350
Arasan +350
Bolmaqa +300


ASKER DAĞITIMI


Bahcasaray-130 Silahşör
Aqyar
Aqmescit
Ötegen
Canköy
Akayiye
Atil
Bozyurt +200 Uzun Yaylı
Arasan  +300 Uzun Yaylı, Mete
Bolmaqa +130 Silahşör

ADALAR BİRLİĞİNİN ŞEHRİ

Ötegen'in güneyindeki çıkıntının ucunda,
Elyurt adında olacak.

Aynı zamanda Serbest Adalar Birliği'ne BARIŞ - TİCARET ANTLAŞMASI (Al Üretim Ver İstediğini) teklif ediyorum.

(Bunlardan seçme şansım olmayan da olabilir, seçebiliyorsam böyle.) 

16 Ekim 2011 Pazar

11. Bölüm - Geçmişe Dair Bir Hatıra

Dört büyük Şaman Atası...


Vakit Akay'ın 11. yılına gelende...

İçinde kimsenin yaşamadığı, kırık dökük harabe gibi bir evdi burası. Büyük odanın en karanlık noktasında, belli belirsiz cüppelere sarınmış bir kadın silueti duruyordu.  Odanın bir diğer -ötekine nispeten aydınlık- köşesinde de kısa boylu, yine cüppeli bir adam boyunu uzun göstermek istercesine dimdik duruyordu. Harabe odanın tek girişinden tok bir ses geldi ve bastonuna dayanarak  yaşlı, uzun beyaz sakalları olan bir adam içeri girdi.

"Kok Tug nerede?"

Diğerleri gelmediğini belirtmeye çalışırken odanın boş kalan köşesinde soluk mavi bir ışık belirdi. Işık bir süre titrekti, ama sonra hatları belli bir kapıya dönüşmüştü sanki. Çok çok uzaklara açılan bir kapıya. İçeriye diğerlerinden çok daha yaşlı, ama daha genç gözüken şaman girdi. Saçları kır, bakışları derin olmasa gencecik bir adamdı bu. Ama yaşadığı zaman boyunca onlarca kahraman yetiştirmiş, yüzlerce bebeğin yaşlanıp ölüşünü görmüştü. Kapıdan yavaş yavaş yürüyerek gelen şaman, Oğuz Kağan gibi nicelerini yetiştirmiş Kok Tug Kam'dan başkası değildi. E isminin telaffuzunun zor olduğunu o da kabul ediyordu. Ama bu ismin kullanımı konusunda ısrarcıydı. Zamanın dağlarına tırmanmış, savaşlar denizinden geçmiş, bilgelikleri göğe ulaşmış dört büyük şaman atası Aqmescit'teki bu harabe evde toplanmıştı bu sefer, son efsanede kendilerine verilen görevi yerine getirmek için.


Hansaray'da Börük Ata konuştu, bakalım ne söyledi...

Akay Şad, daha 11 yaşındaydı ama at biniyor, yay geriyor, avlanıyordu. Atakan ve birkaç çerisi ile birlikte kuzeydeki ormanlarda aslan, ayı, köpek avlıyordu. Apakay adındaki dişi, bozkır rengi atıyla Aqyar'dan Canköy'e gidiyordu. Ele avuca sığmaz, sarayda az gün geçirir olmuştu. Bugün de o nadir günlerden biriydi. Atakan ile birlikte lale bahçelerinde yürüyorlardı. Saray penceresinde Börük Ata ve Tolga Giray, şadı izliyordu.

"Aynı sen gibi, yedi yaşında savaşa gitmek istemiştin, durduramadık gittin. Tanrı korumuş ki baban seni asker kılığında bile olsan tanımış da otağına taşıtmış. Savaş çıksa gidecek."

Tolga, yanıt vermek yerine vermemeyi tercih etti. Börük Ata konuşmuş, doğruyu demişti. Ona da yine sarayda kalmaktan sıkılıp Atakan ile at binip doğuya doğru yarışan oğlunu izlemek kalmıştı. Eli yavaşça kılıcına kayınca aklını kurcalayanı dışarı vurmaya karar verdi.

"Aqyar'a zulmeden yaratık ne olacak Börük Atam?"

"Tanrı bilir Tolga, Tanrı bilir..." Börük Ata bunu söylerken, sanki aklında bir şeyler vardı. Güneşin kaybolup gitmesiyle Börük Ata da yok olmuştu sanki.


Garbdaki ormana yaşlı şaman gelende...

Aqmescit'teki toplantıdan dört gün geçmişti. Kok Tug, yine bilinmedik işlerine dalmıştı dört gün boyunca. Şimdi de o işlerden birinin üzerindeydi, belki de en önemlilerinde.

En son nehri geçip Aqyar'a gitmişti. Yaratığın gücünü yıkımından anladıktan sonra şaşırmamıştı nedense. Sanki yaratığı daha önce görmüştü, hatta daha kötüsünü bile görmüş olabilirdi. Yaratıktan en azından bir müddet Aqyar'ı koruyabilmek için cebinden çıkardığı safir kristali nehir kıyısındaki mağaralardan birine bıraktı. Mağaranın taş duvarları birden çöktü ve şamanın hareketleriyle küçük parlak safir kristal denize karışıp gitti.

Şimdi daha da batıya gidiyordu, önceden yılkıların hükmettiği büyük ormandan kalan parçalar, dört bir yana dağılmıştı. Ötegen'de ve Aqyar'ın batısında ormanlar vardı. Onun işi, batıda olanlaydı.

Yaşlı şaman güneşin batarken çıkardığı kızıllıkla efsanevi görünürken yere çöktü, yanıbaşında hiç kıpırdamadan duran kurdun elinyle elini buluşturdu. Kurt da en az Kok Tug kadar heybetliydi. Gözlerinde bilgeliğin parıltısı vardı. Ağaçların yanına yaklaştı, sanki ağaçlarla konuşuyormuş gibi uludu. Birden içeriye dalıverdi.


Ruhlar meydana toplananda...

Ormanın içinde, her boşlukta bir iz araya araya ilerliyorlardı. Tabi kurt bunu koklayarak yapıyordu, şamansa hissederek. Ara ara durup ağaçlardan yolu tarif etmelerini istiyorlardı. Anlatmak istemeyenler bile vardı. Ama hislerine güvenmedikleri zaman ağaçların söylediklerini takip etmek daha iyiydi. Güneş çoktan batmış, ay yükseliyordu.

"Bir şey mi gördün Çine?"

Kurt, gözleri parlayarak bir notkaya doğru bakıyor, ses çıkarta çıkarta kokluyordu. Bir hırıltıyla ağaçların arasına dalıverdi, şaman da arkasından. Yaprakları uçura uçura girdikleri bu yer, nehrin aktığı bir açıklıktan ibaret değildi elbette. Orman garipti, ama ormandan ziyade nehir garipti. Sanki orada nehir yokmuş gibiydi. Şaman, eliyle kurdun başını okşaya okşaya yürüdü nehrin kıyısına. Elini kurdun başından çekip suya daldırdı ve avucuna aldığı suyun ayışığıyla yaptığı yansımada sanki birini görür gibi şu eski eserin beyitlerini tekrarladı.

Nerede yılkının dolaştığı orman?
Nerede yılkıya binen kahraman?

Sadece geçmişte bir hatıra mı,
Güçlü yılkı ve yiğit kahraman?  

...

Günü gelince geri dönmenin;
Gelecek mi yılkı ile kahraman?


Bir yiğit atına binende...

Bozkırın meydanında, iki yüz başlık çadırların kurulduğu bir yerde, at pisliği kokusu altında yüz doksan beş savaşçı... Kağan'ın en yiğit savaşçıları, en iyi binicileri ve en iyi komutanı Bogukay... 

Gözleri epey çekik olan Bogukay, siyah uzun saçlı, bıyıklı, sakalsız, kısa boylu bir yiğitti. Atını topuğuyla sürer, erine de topuğuyla sürdürürdü. İki yüz adam, Kağan'ın buyruğuyla bozkırın ortasında şehir kurmakla görevlendirilmişler.

Bozkırın tam ortasına geldiklerinde, Bogukay yine atını en önde sürüyordu. Kahverengi atın üstünde koşarken, ot bitmez ağaç yetişmez bozkırın ortasında bir ovada bembeyaz, dişi bir yılkı gördüğünü sandı. Elbette orada bir yılkı yoktu, yüzlerce yıl hiç yılkı görünmemişti. Ama bu, Gök Tanrı'nın bir işareti olmalıydı.

"At sür!"

Bu emirle Tatarkay'lar Bogukay'ı takip etmeye başladılar. Ovaya yaklaşırken Bogukay, yılkıyı gördüğü yeri unutmamaya çalışıyordu. Nitekim bu çabasında haklıydı. Yılkının durduğu yerde bir parça ot, ortasında bir lale, hem de bozkırın ortasında. Laleye basılmamasına dikkat ederek mızrağını çıkardı, toprağa sapladı. Yılkı görmesine itafen de şehrin adını At-il koydurdu.


Sarayda şiirler okunanda, şarkılar söylenende...

Kopuz sesleri, Börük Ata'nın şehri terkettiği gün Hansaray'da yükseliyordu. Vakit geçmiş toplantının son anlarına yaklaşılmış. Oradaki bir ozandan da eski eserlerden birinin beyitlerini söylemesini istemişler.

Nerede yılkının dolaştığı orman?
Nerede yılkıya binen kahraman?
Sadece geçmişte bir hatıra mı,
Güçlü yılkı ile yiğit kahraman?

Birlikte ne güzel gezerlerdi,
Ne muhteşemdi engin orman.

Hani, nerede o güzellik?
Gelmedi mi hala zaman?

Zaman gelince bir gün,
Yılkıyı görecek bir an.

Günü gelince geri dönmenin,
Gelecek mi yılkı ile kahraman?

O vakit bilemediler ama ozanın ne ozan, beyitlerin ne beyit olacağını anlayacaklardı.


Yüzümüzü Akay Şad'a dönende...

On yedi yaşına gelen Akay ile Apakay, fırtına gibi geçtiler bozkırdan güneye. Öyle hızlıydılar ki, tozlar metrelerce geriden kalkıyordu. Yerdeki tek tük çöl bitkileri, Akay Şad yanından geçende eğiliyordu. Hava bile yol veriyordu çocuk Şad'a.

Onları bozkırda kimse görmedi, ama görse de niye bu kadar hızlı olduklarını anlayamazlardı. Akay Şad, gece vakti bir tepede dolunayın önünde uluyan bir kurt görmüştü. Kurt, Akay'ın onu takip etmesini ister gibi o yanına gelene kadar hareket etmemiş, başını okşayınca koşmaya başlamıştı. Şimdiyse onu bozkırın ortasından geçirip cennet gibi bir yere getirmişti. O an orada olan dişi kurt ile Akay'ı getiren erkek kurt orayı terkederken Akay Şad'ın yanıbaşında düşüp, onun kollarına kendini bırakan, dişi kurdu izleyerek buraya gelen Saktan'dan başkası değildi.

Birbirimizi bir daha görünceye dek, kendimizden vazgeçmeye and olsun mu Sevgili?

Olsun. Görene kadar ben ben değilim, sen sen değilsin.

Kız, daha Akay'ın şad olduğunu, hatta ismini bile bilmiyordu!

Deniz kıyısındaki bu yer, Saktan ile Akay'ın aşkının ilk sahnesiydi. Ne mümkündü ki o günden sonra Akay ne kadar aradıysa kendini Gündoğdu diye tanıtan Saktan'ı bulamadı.

Sen görmedikçe katiyen,
Ben  olamam bir daha ben.
Neredesin ey güzel sen?
Ad bıraktım, sen yüzünden.

Öyle de yaptı, onu gördüğü bu yere kurulan şehre Akayiye ismini verdi. Kendiyse bundan sonra Aşkî olarak anılacaktı. Aşkî Şad'a kut ola!


Börük Ata, Ateş'in yanına bir kez daha varanda...

Yaşlı Şaman, Bahçasaray'ı şiir gecesi terk etti. Gittiği yer Kehanet Ateşi'nden başka bir yer değildi. Ateş bu sefer garip bir işaretle, gök mavisi yanarak onu çağırıyordu yanına. Bir kez daha kader ağlarını örüyordu.

Şaman, mağaralardan geçerken garip bir biçimde bütün ruhlar oraya toplanmıştı. Davul sesleri yankılanıyordu mağarada ve seslerle ritim tutarak secdeye varıyordu ruhlar. Mağaranın duvarlarındaki meşaleler, Kehanet Ateşi'nin olduğu yöne çekilerek bir sönüp bir yanıyorlardı. Kehanet Ateşi, hiç olmadığı kadar parlak ve maviydi.

Börük Ata, ateşin içinde kıpırdaşan açık mavi bir ışık gördüğünü sanıp elini uzattı. Masmavi ateş, onun elini yakmadı hatta daha çok yükseldi ateşler. Elini ateşten geri çektiğinde avucunda küçük parlak safir bir kristal duruyordu.

________________________
  1. Araştırma: Boyutlar                               -6 Gelişim  -6 Üretim  -6 Askeri
  2. İnşaat: Tapınak (Bahçasaray)               -10 Gelişim -10 Üretim
  3. İnşaat: Büyü Okulu (Bahçasaray)         -10 Gelişim -10 Üretim
  4. 2x Kaynak Keşfi (Börük Ata)                                 -2 Üretim
  5. Araştırma: Zırhlı Birlikler                       -6 Gelişim   -7 Üretim -9 Askeri
  6. Asker Üretimi:  195 Tatarkay (Tank) (Atakan)                       -27 Askeri
  7. Populasyon Artırmak (3000)                -6 Gelişim
  8. 2x Şehir Kurmak                                  -2 Gelişim  -8 Üretim
  9. Lider Üretimi: Bogukay (Taktikçi)

Dilek: Kutsallık Araştırmasında Ucuzluk
Büyü: Doğanın Lütfu
Büyü: Yaratıcıyı Oynamak (Yılkı)
Büyü Denemesi: Suya Hüküm



 NÜFUS DAĞITIMI


Bahçasaray +500
Aqyar +350
Aqmescit +400
Ötegen +400
Canköy +450
Akayiye +400
Atil +300

(5 popülasyonu yakıyorum gerek duymadığımdan)

 ASKER DAĞITIMI

Bahçesaray 200 Savaşçı 150 Mızraklı 100 Ciritçi 130 Silahşör 195 Tapıcı 65 Büyücü
Aqyar 200 Savaşçı 50 Mızraklı 50 Sapancı 50 Ciritçi
Aqmescit 100 Mızraklı 50 Sapancı 50 Ciritçi
Ötegen 150 Mızraklı 150 Sapancı 150 Ciritçi
Canköy 100 Savaşçı 100 Mızraklı 100 Sapancı 100 Ciritçi
Akayiye 300 Savaşçı 100 Mızraklı
Atil 195 Tatarkay

8 Ekim 2011 Cumartesi

10. Bölüm - Kağan'ın Oğlu

 Kağan Oğlu Akay...

 ***

Aqmescit'te bir fakir kadın gözlerini açanda...

Apan, her zamanki gibi tek odalı evin sedirlerinin örtülerini değiştirdi, yastıklarını yıkadı, kılıflarına geçirdi. Yine alnındaki terleri entarisinin eteğiyle sile sile evi temizledi. Sonra güneş yeni tepeye çıkmışken dün dereden getirilen su ile, çamur içinde eve gelen oğlu Tjuna'yı koca bir leğenin içinde çamaşırlarla birlikte yıkadı. Kadın yeni doğurmuş haliyle evinden çıktı, bayağı bir yürüdü. Tam yorulmaya başladığı vakit temizleyeceği ev karşısındaydı. Tjuna'nın evde olması, yeni çocuk Saktan'ın derdinden kurtarıyordu en azından. Her gün Tjuna eve geldiğinde bu eve gelir temizlerdi. Evin çok işi yoktu, sahipleri hoşgörülü ve iyi insanlardı ama verdikleri para yok denecek kadar azdı. Neyse, aynı yolu bu sefer yorgun geri dönüyordu yine. Ve yine evine yeni dönen Tatar çocukları kıyafetleriyle dalga geçiyordu. Kalitesiz, ağarmış kumaşların birbirine dikilmesiyle oluşmuş bir paçavradan başka bir şey değildi giydiği. Ayağına geçirdiği ayakkabıların burnu yamuk yamuktu ve üzeri deliklerle doluydu. Saçları pis ve taranmamıştı, eh yüzü temiz bile olsa pek güzel sayılmazdı. Yürüyüşü de onun bu halini yalancı çıkarmıyordu.

Evin yarısına yakını kırık kapısını ittirerek açtı. Burnuna gelen berbat kokuya alışmıştı. Bir kaç teli kopuk bir kopuz, Apan'ın eri Dünhan'ın elinde eski efsanelere tekrar hayat veriyordu. Hayatında bu tek odalı ev, beş çocuğu, kopuzu ve karısından başka hiçbir şeyi olmayan adam, kopuzu bile güzel çalamıyordu. Ama çocukları başında yere oturmuş dikkatle dinliyorlardı babalarını. Pencerelerden birinin önündeki -ki pencereden çok delik denebilirdi- yadigar sallanan sandalyenin başında -bu evdeki en pahalı şey en fazla bir altın tutabilecek bu sandalyeydi- Dünhan'ın annesi Tanthan sallanıyordu. Hiçbir engel bulunmayan pencerelerden içeriye rüzgarlar girene dek devam etti bu durum. O zaman, hem yırtık pırtık hem de ince olduklarından beş altı tanesinin altına girilirse ancak sıcak tutabilen battaniyelerin altına girdi bütün aile. Yaşlı kadın da onlardan iki battaniye daha fazla sarınarak sedirin üstüne yattı. Tanthan çok hastaydı, gece boyu öksürükleriyle aileyi uyutmazdı. Yatmadan evvel öncekilerden daha kötü öksürüyordu, gerçi her geçen gün daha kötü öksürüyordu zaten.

Bu gece berbat bir öksürük sandıkları, yeri göğü inleten bir ses geldi. Aradaki boru sesleri duyulmasa, sedirinde horul horul uyumakta olan babaaneden geldiğini sanacaklardı. Babaannenin de uyanmasıyla dışarıya bakan meraklı gözlerle neler olup bittiğini anlamaya çalışıyorlardı. O kadar insanın olduğu yere çıkacak giysileri yoktu ki gidip baksınlar! İri bir atın zar zor taşıdığı, güölü kuvvetli bir adamın sesini duyabiliyorlardı sadece:

"Ben, Tatar Orduları Komutanı Atakan, size müjdeyle geldim, kutla geldim!"

Demek şu efsanevi gücün sahibi Atakan buydu. Ateşler içindeki siluetiyle gerçekten de efsanevi duruyordu.

"Tanrı şahidim olsun..." adam atından hızla inip eline toprak alıp rüzgara savurarak devam etti. "...şu kutlu toprak doğru olduğumu ispatlasın ki ulular ulusu Tatar Hanı Tolga Giray'ın bir oğlu olmuştur!"

Bini aşkın siluetin ellerini havaya kaldırarak haykırmaları yeri göğü inletecek cinstendi.

"Tanrı şahidim olsun öyle bir çocuktur ki bu daha bebek kundağında ama kolunun kuvveti, bileğinin gücü yerinde."

Atakan'ın yanında pek çelimsiz kalan, Börük'ün müritlerinden biri ellerini havaya kaldırığ öyle bri haykırdı ki, Atakan'dan bu kadar ses çıkmamıştı.

"Tanrı onu nice atlara bindirsin, nice yiğitleri yendirsin, herşeyden önce, halkına anasına atasına bağışlasın!"

Ordular geldikleri gürültünün yarısından azını çıkartarak şehirden ayrılıp doğuya doğru yönlendiler. Herkes toya gitmeye hazırlanırken çocuklar gidemeyecek olmanın üzüntüsünü yaşıyorlardı. Yaşlı kadın yerinden doğruldu.

"Hanımızın oğlu olmuş toyuna gitmemek olmaz!"

"Ama..." söylenecek söz yoktu.

***

Bahçesaray'da ateşler yananda...

Börük Ata, diğerleriyle eşit seviyede bir yastığın üzerine oturmuş, büyük odanın baş ucunda koca ateşin hemen önünde oturuyordu. Yaşlı şaman'ın hareketleriyle ateş de hareket ediyordu sanki. Müritler delicesine ellerini yere vuruyordu kimi zaman, kimi zaman da ağızlarından çıkan ufak seslerle ilahilere eşlik ediyorlardı. Kopuzlar bir anlık durduğunda müritler dış dünyadan iç dünyaya yaptıkları yolculuğa ara verdiler.

"Kopuz çalındı, ilahi söylendi. İmdi dua vaktidir."

İki yüzü aşkın Tatar, bir sağa bir sola sallanarak dualarına başladılar. Son zamanlarda nehrin mecburen açılması sırasında, Tanrı'nın sudaki gözcüsü yüzlerce Tatar'ı öldürmüştü. Tanrı'nın en azından bir müddet akan kanları durdurması gerekli ve doğru bir istekti. Dualar okundu, yerlere vurmanın nizamlı sesleri vukû buldu. İçeriye bir oğlan, "Börük Ata! Börük Ata!" diye dalıp, Han'ın oğlunun haberini verince oluşan görüntü görülemye değerdi.

"Uçuyoruz ey Tanrım!" diye bağırdı müritler. Önce Börük Ata, ardında beyazlara bürünmüş müritleri ellerinde meşalelerle Tanrı Dağı'nın tepesine koşmaya başladılar. Evlerinden dışarıya haberi almış mutlu yüzler bakıyordu. Gecenin karanlığı aydınlatan meşaleler saraya vardığında neşe ile daha bir kutlu, daha bir mutlu gözüken sarayın kapıları ardına dek açıktı. Devlet erkanı, Kağan ile yanında oturup çocuğunu elinde tutan Aybahar Hatun'un başına toplanmış, kimisi tamamen gönülden kimisi de rütbe isteğiyle tebriklerini defalarca bildiriyorlardı. Nasıl insanlar olurlarsa olsun, hele de yaşlı bir şaman ve müritleri geldiğinde yol vermeyecek kadar aptal değillerdi.

Börük Ata, taht odasına girdiğinde Aybahar Hatun, Tolga Giray Kağan'ın yardımıyla ayağa kalktı, elinde oğluyla Börük Ata'nın karşısına dikildi. Börük Ata o vakit, çocuğa vereceği ismi buldu, ve ömrü boyunca defalarca kez yapacağı yiğitlikleri beklemeye gerek kalmadan, ismini hemen vermeyi düşündü. Tolga Giray Kağan bu sefer buyurmadı, sadece konuştu.

"Atama sen isim verdin, babama sen isim verdin, bana sen isim verdin. İstediğim şudur ki oğluma da sen isim veresin."

Börük Ata, bebeği yavaşça eline aldı ve havaya kaldırdı. O an, bütün dünya için bir anlığına zaman durdu, Sürgünler Medeniyeti'nin sularındaki balıklar ismin verilmesini bekledi, İlyth ormanlarındaki ayılar, ismin verilmesini bekledi. Atakan ve adamları bile tam o anda akşam dualarını ediyorlardı. Akıllarından kuzeyde geçen büyük savaş bile çıkmıştı. Atakan ilk defa, ellerinde tüfekleri olan bu askerlere hükmediyordu.


"Doğru dersin, atana ben isim verdim, babana ben isim verdim, sana ben isim verdim. Tanrı şahidim olsun ki, oğlun erkek gibi bir erkek olacak, Batı'dan Doğu'ya ondan yiğidi olmayacak, senden daha bilge, Atakan'dan daha güçlü, Aybahar'dan daha güzel yüzlü olacak. Tanrı da kabul eder, onay verirse senin oğlun Akay olacaktır. Akay Giray Şad'ımızı selamlayın."

Müritler, Kağan ve hatta Börük Ata, başlarını eğip Akay'ı selamladılar.

***

Bahçesaray'da toy meydanı kurulanda...

Müritler toya katılmamış, dua ediyorlardı. Uzun masalarda yemekler bitmeye yakınken Börük Ata'nın masanın bir ucundan gözükmesi toyun başlayacağı kanaatindeydi. İki masa arasındaki boşluktan yürüyüp giderken halk onu neredeyse alkışlayacaktı. Yavaş adımlarla gidiyor, özellikle çocukların yüzlerine teker teker bakıyor, sanki birini arıyordu. Yeni çadırından gelmiş olması, gleecekle ilgili bir bilgi öğrenmiş olabileceğinin göstergesiydi. Belki de, aradığının bununla bir alakası vardı.

Uzun uzun masaların başında dolandıktan sonra bir anneni kucağındaki bebek kızın saçını okşayıp, anneyle göz göze geldikten sonra düşünceli düşünceli toy meydanına yürümeye başladı. Göz göze geldiği anne Apan'dan, kız çocuğu da Saktan'dan başkası değildi. Anne, göz göze geldikten sonra toy meydanındaki toplanmaya kadar ne kadar yemek yiyebileceğini hesaplamaya koyuldu.

Toy meydanından yükselen ateşler arşa kadar varıyorlardı sanki. Kimsenin dikkatini çekmeyen, ama Börük Ata'nın aralıklarla gözüne takılan Kehanet Ateşi de yükseliyordu. Ama ateşlerin en parlak olduğu, en çok yükseldiği an, oldu ve bitti.

Börük Ata, Şad'ı havaya kaldırdı. O an, Aybahar Hatun'un gözyaşının yere düştüğü o an, sanki ateş yerden göğe değil gökten yere uzanıyor gibiydi. Şad'ın ismi haykırıldığında, sanki Gök Tanrı bile kutluyordu bu ismi. Börük Ata'dan başka kimse sanki kendisini kontrol edemiyordu, hepsi coşkulu, hepsi heyecanlı, hepsi mutluydu. Tanrı Dağı'na güzel bir karmaşa hakimdi sanki. Bu karmaşanın içinde, serin esen rüzgarla Aybahar Hatun'un saçının bir teli uçuverdi, havada süzüle süzüle ateş gibi kırmızı saç teli, hiçbir şeyden habersiz annesinin kucağında yatan Saktan'ın yere sarkan, hareketsiz avcunun içine konuverdi...

_________________________________
  1. Araştırma: Tapınaklar                         -2 Gelişim   -2 Üretim
  2. Araştırma: Sırlar Öğretisi                    -6 Gelişim   -6 Üretim  -2 Askeri
  3. Araştırma: Barut                                -4 Gelişim    -4 Üretim  -4 Askeri
  4. Araştırma: Savaş Gemileri                                     -6 Üretim -7 Askeri
  5. Araştırma: Teoloji                               -5 Gelişim  -5 Üretim   -2 Askeri
  6. Araştırma: Yüce Emirler                     -6 Gelişim   -6 Üretim  -6 Askeri
  7. 3x Kaynak Keşfi  (Börük Ata)                              -3 Üretim
  8. Üretim: 65 Büyücü  (Kumandan Atakan)                                -7 Askeri
  9. 5x Populasyon Artırmak                     -5 Gelişim
  10. Üretim: 130 Silahşör (Kumandan Atakan)                              -16 Askeri


Dilek: Tanrının Bizi Yaratıktan Koruması
Büyü: Hiçin Kullanımı

NÜFUS DAĞILIMI

Bahçasaray +750
Aqyar +500
Aqmescit +500
Ötegen +500
Canköy +250

24 Eylül 2011 Cumartesi

9. Bölüm - Tatar Yurdu'nda Ticaret



Bahçesaray'da mütevazi bir ev...

Yanından geçerken gönülden okunan ilahiler, insanın içinden kopup gelen şiirler duyulur... İçinde yaşayan yaklaşık iki yüz tatarın ve hele ki bir tanelerinin o kutlu ruhlarının bulunduğu kutlu bedenlerinin yaydığı kut, ta Ötüken'de hissedilir... İçine atılan ilk adımda anlaşılır: Burası başka, hiç bilmediğiniz kadar başka... Çünkü içeri attığınızı sandığınız o adım, içinize atılan bir adımdır. İçinde geçirdiğiniz ilk gece, kendinizi anladığınız ilk gecedir. Büyük avluda toplanıp bağdaş kurarak ilahi söylemek, ilk konuştuğunuz andır. Börük Ata ve müritleriyle birlikte kendinizi tanımaya geldiğiniz o yer, kendinizi tanıyabileceğiniz tek yerdir. Çünkü Tengri, ne göklerde ne yerdedir. Sizin içinizden başka yerde değildir. Burası da bu yolculuğun başlangıç noktası: Bahçesaray'da mütevazi bir ev...

Tatarlar, zaten pek çok kez soykırıma uğratılmaya çalışıp gerçekten çok az kaldıklarında tekrar dünyaya hakim olabilmiş bir milletin kolu olduklarından nüfusları hızlı artıyordu. Çocuğa bakamamak gibi bir durum söz konusu değildi, kim ki fakirdir, çocuğu olduğunda evine bereket gelirdi. Zaten gençlere verilen eğitimin seviyesinin yüksekliği şüphesizdi. Tatarların kendilerini çevreleyen fiziki dünyanın fizik ötesi dünyayla olan bağlantılarını anlayabilmesi, kendi fizik ötesi benliğiyle fiziki dünyayı şekillendirebilmesine olanak sağlıyordu.

***

Almanya, Yelonya ve Selenya medeniyetleriyle aralarındaki anlaşma gereği ticaretin yoğunluğu, pek çok alanda zorluk çıkarıyordu. Çünkü Almanlar her ne kadar çok yakın olsalar ve aralarında bir köprü bulunsa da, Yelon ve Selenler ile yapılan ticarete korsanlar karışabiliyordu. Buna bir nizam verilmesi gerektiği kesindi. Hansaray'da yüzlerce tüccar ve devlet adamı, birkaç da asker bu konu hakkında konuşmaya gelmişti.

"Denizler yeteri kadar güvenli değil, kara yoluyla ticareti düzenlemek imkansız."

Tüccar Locası'nın başkanı konuşmaktaydı. Daha sonra tüccarların her şehre dağılarak ticaret yapmasının düzen verilemeyecek bir sistem olduğundan bahsetti.

"Öyleyse tüccarlar tek bir şehre giderler."

"Ama Kağan'ım, bu kadar çok tüccarın ticaret yapabileceği büyüklükte bir pazar yok!"

Tolga Giray, gözlerini yavaş yavaş hitap ettiği kişilere çeviriyordu. "Eğer askerlerimiz bu büyüklükte bir pazarı koruyabiliyor..." Atakan'ın başını sallamasıyla devam etti "...eğer bunu yapmamızda bir engel yoksa..." Börük'ün içinde olduğunu düşündüğü cüppenin hareket etmemesiyle devam etti "...eğer tüccarlarımız beceriksizin teki olduklarını düşünmüyorlarsa..." eh, tüccarlar devlet yönetimiyle pek ilgilenmedikleri için onları böyle gaza getirebilirdi ancak. En becerikli tüccarların kendileri olduğunu söylemeleriyle sözüne devam etti, "...söz veririm ki bu çözdüğümüz en kolay sorun olacak."

Köprüye yakın bir yerde, Canköy isminde bir şehir kuruldu. Şehrin çevresinde askerler, içinde de güvenliği sağlayacak kadar görevli vardı. Canköy başlı başına bir pazar sayılmasına rağmen içinde biri büyük biri küçük iki tane pazar vardı. Her biri birer meydanda toplanıyordu. Kadın Pazarı'nda daha çok kumaş satılırdı, Büyük Pazar'da ise ne ararsanız vardı. Şehir özellikle tatar kültürünü yansıtıyordu. Tatar yurdunun en becerikli dört yüz tüccarından başka bu şehirde yaşayan yoktu. Başka milletlerin tüccarları burada yaşayamıyordu. Kalmaları gerekirse tüccarların işlettiği hanlarda kalıyorlardı.

***

Dolunayın olduğu bir tepede, uçurumun kenarında büyük bir kurt sureti bulunuyordu. Börük ata, dizleri üstüne basmış yere kapanmıştı neredeyse, yalvarıyordu. İbadet nasıl edilir öğrenmek için yalvarıyordu, ama bilmiyordu yalvarmak da bir ibadetti.

"Tanrım bana ve Tatar halkına nasıl yapılır öğret! Size tapmak için yalvarırız."

___________________
  1. Nehri Açmak                                                              -4 Üretim
  2. 4x Kaynak Keşfi (Börük Ata GE)                               -4 Üretim
  3. 5x Popülasyon Artırmak                             -4 Gelişim
  4. Varlıklar                                                                      -3 Üretim  -3 Askeri
  5. Ether Bilgisi                                                -3 Gelişim -3 Üretim   -3 Askeri
  6. Sırlar                                                          -2 Gelişim                  -2 Askeri
  7. Büyü Okulları                                              -4 Gelişim -6 Üretim -2 Askeri
  8. Rahiplik                                                       -3 Gelişim -1 Üretim -3 Askeri
  9. Üretim: 3x Tapıcı (195) (Kumandan Atakan)                                -21 Askeri
  10. Şehir Kurmak: Canköy                                -1 Gelişim -4 Üretim
  11. Dilek: Tapınaklar Araştırmasında Ucuzluk

Nüfus Dağılımı

Bahcasaray: 2800
Aqyar: 1500
Aqmescit: 1500
Ötegen: 1500
Canköy: 400


Asker Dağıtımı

Aqmescit'ten 100 Mızraklı 50 Sapancı
Bahcasaray'dan 50 Mızraklı 50 Sapancı 50 Ciritçi
Aqyar'dan 50 Mızraklı 50 Ciritçi

Canköy'e yerleştirilecektir.

28 Ağustos 2011 Pazar

8. Bölüm, Ocaklar


Tolga Giray, uykusuzluktan dolayı bahçelerde dolaşırken, bir liderin görebileceği en feci durumla karşı karşıya gelmişti. Alevler içindeki koskoca bir şey, şehrinin tam ortasına düşüvermişti. Yüzlerce kişi hemen oracıkta öldü. Binalardan geriye çok az şey kaldı. Şehrin yarısı yok olup gitmişti sanki. Zarar gören görmeyen herkes berbat bir haldeyken Tolga Giray, yine uzun zamandır gözükmeyen Börük Ata'nın bu işin içinde bir parmağı olmamasını umuyordu.

Şehir meydanında sık sık toplanan halk, bu sefer mutsuz ve zorunlu bir biçimde toplanmıştı. Bundan memnun olan kimse yoktu. Halkın akrı fikri onarımdaydı ve Kağanlarından bu yönde bir emir bekliyorlardı. Zararsız bir grup, kuzeyde gerçekleşen olaylara kayıtsız ve bilgisiz kaldıklarından dolayı Gök Tanrı'nın onları cezalandırdığını söylüyordu. Büyük bir yükseltinin tepesindeki Kağan ve Hatun, konuşarak durumu çözecek gibiydiler. Hatta daha onlar rica etmeden diğer Tatarlar evi yıkılanlara evlerini açmışlardı bile. Bahçesaray evlerinde dört ailenin aynı kazandan yiyişi, binaların binası sapasağlam olanlar tarafından tamir edilip, diğerlerinden kötü durumda olanların dinlenişi büyük bir toplumsal dayanışma örneğiydi.

Kağan bir adım öne atıp da konuşacağı zaman, tek endişesi kapkara gökyüzüydü. Geceydi ama en karanlık geceydi. Yıldız ya da ay yoktu. Gök Tanrı'nın onlara küsüp gökyüzünün onları terkettiğine inanan yaşlı bir adam bile vardı. Ama niyeti o olsa da bu gece konuşacak olan Kağan değildi, bu gece normal bir insan olan bitene akıl erdiremezdi çünkü. Gelen sesin Kağanlarına ait olmadığına şaşırmıştı Tatarlar.

Korkmayın. Tanrı size her zamankinden daha yakın.

Halk, sözün Börük Ata'dan çıktığını farkettiğinde, inanmamak artık ellerinde değildi.


O size kötülük etmez, başınıza gelenler hayrın habercisidir.

Belki de Börük Ata'nın el atıp son anda düzeltmesiyle olaylar büyümedi. Ama halkın bildiğiyle Börük Ata'nın bildiği arasında çok fark vardı. Kehanetin alametlerinden biri daha gerçekleşmişti, Ateşin Ruhu salınmıştı. Ama şimdi, kehanetle uğraşmanın vakti değildi.

***

Börük Ata, geçmişe dair bazı şeyleri hatırladı, ya da birileri tarafından hatırlatıldı. Dünya Hükümdarları'nın vazgeçilmez otoritesinin ve iradesinin bir belirtisi olan paralar vazgeçilmezdi. Eğer bir hükümdar dünyada söz hakkı istiyorsa, Tolga Giray Kağan'ın mührünü bastırıp dağıttığı paralar gibi para bastırmalıydı. Üstelik ticareti de çok kolaylaştırıyordu paralar. Para gibi önemli bir şey varsa, o da diğer medeniyetlerin yaptığı gibi törenin yazılı bir hale getirilmesiydi. Orhun Alfabesi ile yazılan Töre Duvarı, yüzlerce törenin yazılı olduğu büyük bir duvardı. Duvarın bir yanı şehirdi, öbür yanı Mülk Ocağı'ydı.

Tolga Giray, Hanokulun yetersiz kalmasıyla bu alanda uzman eğitim verecek ve daha büyük kapasiteye sahip ocakları kurmayı akıl etti. Karargah yakınlarında Er Ocağı, şehir meydanı yakınında İlim Ocağı, Töre Duvarı ardında Mülk Ocağı bulunuyordu. Er Ocağı, karargahın bir parçasıydı, İlim Ocağı başlı başına bir yapıydı ve Mülk Ocağı, şehrin yönetimini de kapsıyordu. Öğrenciler, buralarda hem muazzam bir eğitim alıyorlar, hem de yapacaklarını önceden görme imkanı kazanıyorlardı. En iyi eğitimi veren İlim Ocağı, aynı zamanda araştırmalar yapan bir merkezdi. Sadece Tatarların değil, başka ülkelerin de alimleri bu büyük bilim merkezine geliyorlardı. Kendi deyimleriyle Akademi dedikleri İlim Ocağı, sayılardan doğaya, varlıklardan büyüye kadar pek çok alanda çalışıyordu.

Ocaklar yokken Tatarlar neyse, şimdi iki katıydılar. Kafalarında sorular yoktu, işleri epey kolaylaşmıştı, üstelik bu değişim, gelişimin de önünü açıyordu. Ocakların kuruluş amacı yok olmanın eşiğine gelmiş başkenti yeniden kazanmaktı. Yeniden kazanmakla kalmamış, yeni bir boyut da kazandırmıştı. Üstelik Mülk Ocağı, özellikle kuzeyden ve denizden gelen haberlere aşina oluyordu. Kuzeyde batıya hareket halinde olan ordular, güneyde kıyılara yakın dolaşan korsanlar, Mülk Ocağı'nın gözünden kaçmamışlardı. En düzenli ocak olan Mülk Ocağı'nın çalışmaları meyvelerini erken veriyordu.

Er Ocakları, askerlerin önde başlamalarına neden oluyordu. Burada eğitim almak, bir savaş tecrübesine denk gibiydi. Başarılı olanlar erlik kısmını atlayıp direk rütbe alabiliyorlardı. Disipline önem veren bu ocak, savaş stratejileri ya da olası kuşatmalara karşı halkı silahlandırma planları konusunda çalışıyordu. Başbuğ rütbesini alan Atakan, orduların başkumandanı olarak bu ocağın en üst rütbelisiydi. Bir başkumandanın varlığı dahi ordunun komutasının kağanın elinde olduğu gerçeğini değiştirememişti. Başkumandan, sadece bir danışman görevi görüyordu. Aynı zamanda kağanın aldığı kararların kabul edilmemesi halinde kararı açıklayan kişinin alanla aynı kişi olmaması yarar sağlıyordu. Son zamanlarda Tatar yurdunda çok şey değişiyordu.

__________________________
  1. 3x Kaynak Keşfi (Börük Ata)                      3 Gelişim  6 Üretim
  2. Araştırma: Para                                            2 Gelişim  6 Üretim 1 Askeri
  3. Araştırma: Kimya                                         4 Gelişim 4 Üretim
  4. Araştırma: Matematik                                   3 Gelişim 3 Üretim 1 Askeri
  5. Araştırma: Fizik                                            5 Üretim 5 Gelişim
  6. 3x Popülasyon Artırmak (Aycan Hatun)        6 Gelişim 3 Üretim
  7. Araştırma: Peygamberler                               1 Gelişim 1 Üretim
  8. Araştırma: Kanun                                         4 Gelişim              4 Askeri
  9. Araştırma: Binicilik                                                      2 Üretim 2 Askeri
  10. Araştırma: Simya                                          7 Gelişim 7 Üretim
  11. Araştırma: Maji                                            1 Gelişim               1 Askeri
  12. Lider Üretimi: BaşkumandanAtagan (Eğitimci)

Nüfus Dağıtımı

Gelen Nüfus: 1950

Bahcasaray: +700
Aqyar: +350
Aqmescit: +250
Ötegen: +450

DİPLOMASİ

NPCler dahil, şu ana kadar yapmadığım bütün devletlere Barış + Ticaret

21 Ağustos 2011 Pazar

7. Bölüm, Ötüken Ana'nın İsteği


Tatarlar, sınırlarını eskisine oranla tam dört kat daha büyük yapmışlardı. İyice büyüyen orduları ve filolarıyla, denizden ve karadan gelecek devasa ordulara karşı bile savunulabilecek bir hale gelmişlerdi. Üstelik, meydan savaşından hoşlanmasına rağmen şehirlerdeki halkın güvenliği için tahta surlarla örülü şehirleri vardı. Bir töre olarak sınırlar genişlediğinde şehrin kurulup kurulmayacağı halka bırakılır, şehrin yeri şamana bırakılırdı. Halk ve boy asilleri zaten şehir kurulması yönündeki isteklerini belirtmişti. Ama Börük Ata, aylardır kimselere gözükmemişti.

Günlerden birinde, Aybahar Hatun kurumuş ve çatlamış bir toprak parçasının başında yere çökmüş, toprağı elleriyle okşuyordu adeta. Tolga Giray da onun omzuna elini koymuştu. Aybahar Hatun, bilinmez isminden midir doğayı pek severdi. Zaten, Ötüken Ana'nın benzerleri olan bayanlardan doğayı sevmeyen pek azı vardı. Ne zaman kuru ve çatlamış bir toprak görse Aybahar Hatun, gözyaşlarına hakim olamazdı.

Etrafta bir sessizlik vardı. Aybahar Hatun, sakin ve çok gürültü çıkartmadan ağlıyor, Tolga Giray'ın somurtan yüzü ona eşlik ediyordu. Hatun, toprağın üzerine elini sürerken birden çatlakların birinden dışarıya bir çiçek çıkmaya başladı. Çiçek yükselince görüntüsünden ve kokusundan bir dağ lalesi olduğu kesindi. Ama, garip bir şekilde çıkmasına bir anlam yükleyebilmelerini sağlayan, neredeyse unutacakları o ses olmuştu.

Ötüken Ana'dan bir hediye.

Börük Ata, kısa boylu olmasına rağmen taşıdığı tüm heybetiyle karşılarında dikiliyordu. Sanki Tolga Giray'ın soracağı soruyu hissedip yanıtı vermişti.

Uzun yollar teptim Giray, akıl almayacak tehlikeleri aştım. Senin kılıcı bulduğun yerden, Tanrı'ya ulaştım. Tanrı'dan Ötüken Ana'ya... Tek bir arzusu var, arzusunu kabul edenin yurdundad bu toprak gibi hiç kurumuş toprak kalmayacak. Tarlalarının bereketine hiçbir çiftçi ulaşamayacak.

Tolga Giray, gençti, ruhunda acelecilik vardı ama muhtemelen en aceleci olmayan gençti. Yine de Börük Ata'nın hikayesini şuan dinlemek istemiyordu.

Öteken Ana'mızın arzusu nedir atam?

Börük Ata, soruyu bekliyordu aslında. Bilerek uzatmıştı.

Beni tekrar salıverdiği topraklar. Oraya onun adında bir şehir kuracaksın.

Börük Ata susunca, sıra Tolga Giray'daydı.

Ve?

Ve bir kule, yapmana yardımcı olacağı bir kule istiyor. Kulenin yerini de gördüm. Sırtını dağa yaslayan, önünden nehir akan ve bir yanında orman olan bir yer. Şehrin ufağı gibi.

Atanın buyruğunu ikiletecek değildi Tolga Giray. Aybahar Hatun, mutlulukla saraya döndü. Tolga Giray, halkını topladı, Ötüken Ana'nın isteğini açıkladı onlara. Şehrin yerini bizzat gördü. Şehrin kuruluşuna bizzat tanıklık etti. Tanrı Kulesi'nin kuruluşuna yardım dahi etti.

Tanrı Kulesi, Ötüken'in merkezi konumundaydı. Güçlü surlarla korunan kule, ardındaki dağın yüksekliğini aşıyordu. Kulenin belli bölümlerinde teraslar vardı. Bu teraslar, keyif amaçlı değil, gözlem amaçlı kullanılıyordu. İçi de kütüphane gibiydi. Kule hoştu ama şehir, tam bir doğa harikasıydı. Dağların, ormanların ve nehirlerin birleştiği Ötüken, muhteşem bir güzelliğin sahibiydi. Börük Ata, kule için Kendini Tanrı'ya en yakın hissedebileceğin yer ; Ötüken için Ötüken Ana'nın kendisi kadar güzel dedi.

***

Börük Ata, Tolga Giray'ın kılıcından haberdardı. Ama Tolga Giray, hiç Börük Ata'ya bunu söylememişti. Ötüken'de ikisi birlikte gezerken, nehre yaklaştıkları sırada Börük Ata nehirde garip kıpırtılar hissetti. Tolga Giray, saklayamayacağını anlayıp kılıcını havaya kaldırdı. Altın renginde ışıl ışıl parıldayan kılıça suya yaklaştı. Su, deli dalgalarla bir o yana bir bu yana savruluyordu. Börük Ata'nın ağzından o an kelimeler döküldü.

Atakan'ın Kılıcı!

___________________
  1. 4x Kaynak Keşfi (Börük Ata)                     4 Gelişim 8 Üretim
  2. Şehir Kurmak                                             2 Gelişim 5 Üretim
  3. Araştırma: Astronomi                                  6 Gelişim               6 Askeri
  4. 3x Nüfus Artırmak (Aycan Hatun)               6 Gelişim 3 Üretim
  5. Üretim: Asker                                                                         15 Askeri
 ASKER ÜRETİMİ
Gelen Nüfus: 1950 (1500+450)

250 Mızraklı
250 Sapancı
250 Ciritçi

Sonuç: 1200 Nüfus

ASKER DAĞITIMI

-Bahcasaray: 500 Savaşçı, 200 Mızraklı, 150 Sapancı, 150 Ciritçi
-Aqyar: 300 Savaşçı, 100 Mızraklı, 50 Sapancı, 100 Ciritçi
-Aqmescit: 200 Savaşçı, 100 Mızraklı, 50 Sapancı, 50 Ciritçi
-Ötegen: 150 Mızraklı, 200 Sapancı, 150 Ciritçi

NÜFUS DAĞITIMI

-Bahcasaray: +300
-Aqyar: +100
-Aqmescit: +200
-Ötegen: +600

ÖTEGEN'İN KONUMU





15 Ağustos 2011 Pazartesi

6. Bölüm, Beylikten Devlete


Kağan'ın geri dönüşü ve halk arasında kılıcı bulduğuna dair çıkan dedikodular mutluluk yaratmıştı. Daha sonra meydana gelen nüfustaki gözle görülür artış, ordunun neredeyse iki katına çıkması ve halk içinde doğan bulabildikleri herşeyi inceleyen bir bilimin ortaya çıkması da bu mutluluğun sebeplerindendi.

Kağan, geri döndüğünde sınırlarını iyi bildi. En ufak dağ evinden en büyük şehre yönettiği her yeri araştırdı. Yönettiği topraklar çoktu, ama yeterli gelmedi. Tatar adetlerinde fetih vardır. Çok fetih yapılmadığında ordunun isyan çıkarttığı dahi görülmüştür. Fetihlerde elde edilen ganimetlerden askere de pay verilir. Boş bozkırlara savaş hakim olsa da çoğu fetih savaşsız yapılmıştır.

Kağan'ın geri dönüşünde kısa bir müddet sonra, kaynak keşfine çıkan kaşifler değerli pek çok şey bulmuşlardı. Bulunan değerli yükler, kaşifler tarafından taşınamamış, kervanlarla getirilmişti. Yükler Hansaray'a taşınıp Kağan'ın ayakları önüne serildi. Kağan, onlarca insanın huzurunda tahtından kalktı. Kendi elleriyle temizlediği kılıcı ona uygun olarak yaptırdığı kınından çıkartıp önünde düzenli olarak yığılmış, bir tepe oluşturmayan hazinesinin başına geldi.

"Çok para elde durmasın gerek." dedi ve kılıcıyla hazinenin bir parçasını ayırdı. Ayrılan parçayı hamallar büyük çömleklere doldurdular.

"Kaşifler bu parayı fazlasıyla hak etmişler." Kaşifler, bu söze karşılık diz vurdular. Hamallar, çömlekleri kaşiflerin önlerine yerleştirdiler. Kaşifler, sık sık keşfe çıkarlardı, bu da onlara moral olmuştu tabi. Çömlekleri omuzları üstüne alarak dışarı çıkacakları sırada Kağan'ın sesi duyuldu:

"Kalın." Her ne kadar emreder gibi bir ifade olsa da Kağan'ın ses tonu aksini hissettirmişti. Kılıcını eline aldı tekrar, bu sefer eskisinden daha ufak bir parçayı ayırdı. Hamalların çömleklere doldurmasını izleyip konuşmayı tercih etti.

"Bu, Kağan'dan Aycan Hatun'a liman masrafları içindir. Akyar'a yollayın."

Hamalların çeyreği dolu çömlekleriyle dışarı çıktılar. Akyar'a yollanması için hediyelerin kervana yüklenmesine yardımcı oldular. Onlar yüklerken Kağan, kılıcıyla bir parçayı daha ayırıyordu. Ayırdığı parça bir çömlek kadardı.

"Bu halk içindir. Aybahar Hatun, bunu ihtiyaç sahiplerine dağıtsın."

Aybahar Hatun, Kağan'a anlamlı bir bakış atıp çömleği taşıyan hamal ile birlikte dışarı çıktı. Daha dışarı çıkarken, geriye kalan hazineyi iki parçaya ayırmıştı Kağan. Bir parçası, bütün hamalların katkısıyla çabucak çömleklere dolduruldu.

"Bu halkımın tek teminatı olan ordu içindir. Bir kısmı da yeni yapılacak seferler içindir. Geriye kalanı da daha sonra Tatarlar'nın geleceği için harcanmak üzere saklanacaktır."

Geri kalanı da çömleklere doldurup taht odasının duvar önlerini süsledi. Bir bir herkes diz vurup han odasını terketti.

***

O gün gelip çatmıştı. Geri döndüklerinde burada buldukları sadık atlarının üstünde Tolga Giray Kağan, Atakan Bey ve otuz soylu, yüzlerce kişilik ordularının başında at sürüyorlardı. Savaşçılar, sapancılar, mızraklılar, ciritçiler... Büyük Tatar Ordusu, nizamlı bir biçimde ilerliyordu. Önce batıya gittiler. Sonra doğuya. İyi ganimet elde ettiler.

"Atımın ayak bastığı her toprak benimdir!" Efsanevi Avrupa Hun Hükümdarı Attila'nın sözleri, bu sefer Tolga Giray Kağan'ın ağzından çıkıyordu.


_______________
  1. 3x Sınır Genişletme (Batı-Doğu-Doğu)           9 Gelişim                   9 Askeri
  2. 4x Kaynak Keşfi (Börük Ata)                                       8 Üretim     4 Askeri
  3. Araştırma: Felsefe                                          1 Gelişim
  4. 2x Populasyon Artırmak (Aycan Hatun)          4 Gelişim  2 Üretim
  5. Üretim: 2 (100) Kadırga                                                                 6 Askeri
  6. Üretim: Asker                                                                                12 Askeri
  7. Lider: Atakan Bey (Eğitimci)

Asker Üretimi:
1300 Popülasyonum var başta.

4, 200 Sapancı;
4, 200 Mızraklı;
4, 200 Ciritçi;
2, 100 Kadırga

700 Popülasyon buraya gidiyor. Geriye de 600 kaldı.

300- Bahçasaray
200- Aqyar
100- Aqmescit